Kolektif Future logosu
02••8 dk okuma

Aile Mirası ile Bireysel Kimlik Arasındaki Denge

Miras bir kaynak, bireysel kimlik ise kendi sesi. İkisinin aynı anda büyümesi, değerler ve beklentiler hakkında açık konuşmayı gerektirir.

KimlikMirasDenge

Aile mirası bir gence tarih, imkân ve aidiyet sunabilir. Aynı mirasın içinde kendi sesini geliştirebilmek ise değerler, beklentiler ve roller hakkında açık konuşmayı gerektirir.

Bazı gençler bir meslek seçmeden önce bir hikâyenin parçası olduklarını öğrenir. Dedelerinin hangi koşullarda başladığını, anne babalarının nelerden vazgeçtiğini ve aile adının nasıl bir güven kazandığını dinleyerek büyürler. Henüz kendi başarılarını tanımlamadan, korunması gereken bir başarıyla tanışırlar.

Bu hikâye güçlü bir kaynak olabilir. İnsana yalnız olmadığını, bir geçmişe ve ilişkilere sahip olduğunu hissettirir. Fakat aile tarihine eşlik eden mesajlar, zamanla görünmez bir yük de oluşturabilir: “Bunca emekten sonra başka bir şey istemeye hakkım var mı?”

Miras ile bireysel kimlik arasındaki gerilim tam burada belirginleşir. Genç, ailesine duyduğu sevgiyle kendi yönünü arama ihtiyacını aynı anda yaşayabilir. Bu iki duygudan birini yok saymak, diğerini daha sağlıklı hâle getirmez.

Mirasın içinde neler var?

Mirası tek bir bütün gibi konuşmak anlaşmazlığı büyütebilir. Oysa aileden devralınanlar farklı katmanlardan oluşur: değerler, ilişkiler, varlıklar, alışkanlıklar, iş yapma yöntemleri ve gelecek beklentileri.

Sözünü tutmak bir değer olabilir. Her kararı aile büyüğünün vermesi bir yönetim alışkanlığıdır. Belirli bir sektörde faaliyet göstermek ticari bir tercihtir. Çocuğun o sektörde çalışacağı varsayımı ise bir beklentidir. Bunların hepsi aynı düzeyde korunması gereken şeyler gibi ele alındığında, genç bir yöntemi değiştirmek istediğinde ailenin bütün geçmişine karşı çıkmış gibi algılanabilir.

Bu ayrımı yapmak kuşaklar arasındaki konuşmayı somutlaştırır. “Bizi değiştirmek istiyorsun” yerine “Bu önerinin hangi değerimizi koruduğunu, hangi uygulamamızı değiştirdiğini konuşalım” denebilir. Böylece tartışma, sadakatin sorgulandığı bir zeminden seçeneklerin değerlendirildiği bir zemine taşınır.

Minnet bir kariyer sözleşmesine dönüştüğünde

Ailenin emeğini takdir etmek anlamlıdır. Ancak minnet, bütün mesleki seçimleri belirleyen bir borç duygusuna dönüştüğünde kişinin kendi isteğini duyması güçleşebilir.

Örneğin tasarıma ilgi duyan bir genç, aile üretim şirketinde finans alanında çalışması beklendiği için ilgisini sürekli erteleyebilir. Bir süre sonra mesele yalnızca meslek seçimi olmaktan çıkar. İşte yaşadığı her güçlük, seçemediği hayatı hatırlatan bir deneyime dönüşebilir. Aile ise sunduğu imkânlara rağmen neden isteksizlik gördüğünü anlayamayabilir.

Burada acele bir çözüm üretmek yerine, ilgiyi ve rolü ayrı ayrı incelemek gerekir. Gencin tasarıma ilgisi hangi deneyimlere dayanıyor? Finans görevine gerçekten ihtiyaç var mı, yoksa alışılmış bir yol mu izleniyor? Şirket içinde uygun bir katkı alanı bulunabilir mi? Şirket dışında belirli süreli bir deneyim ne öğretebilir?

Bu soruların cevabı mutlaka ortak bir iş rolü olmak zorunda değildir. Aileye aidiyetin, şirkette çalışmanın ve ortaklık sorumluluğunun birbirinden ayrılabilmesi, daha dürüst kararların önünü açabilir.

Kendi kimliğini kurmak, gerekçe geliştirmeyi gerektirir

Bireyselleşme yalnızca “Ben farklı olmak istiyorum” demekle tamamlanmaz. Kişinin istediği hayatı araştırması, tercihlerinin bedelini değerlendirmesi ve kendi payına düşen sorumluluğu üstlenmesi gerekir.

Aileden gelen her öneriye karşı çıkmak da kişinin yönünü aileye göre belirlemesinin bir biçimi olabilir. Daha olgun bir konum, bir değeri neden benimsediğini ve bir beklentiyi neden kabul etmediğini anlatabilmektir. “Bu işi istemiyorum” cümlesi önemli bir başlangıçtır; ardından “Neyi denemek istiyorum, nasıl hazırlanacağım, hangi sorumlulukları sürdüreceğim?” soruları gelir.

Aynı sorumluluk aile için de geçerlidir. “Karar senin” denirken farklı bir seçim küslük, küçümseme veya sürekli suçlulukla karşılanıyorsa seçim alanı daralır. Söylenen özgürlüğün, ilişkinin içinde de karşılık bulması gerekir.

Denge, bir kez bulunup korunacak sabit bir nokta değildir

Yirmili yaşlarının başında dışarıda deneyim kazanmak isteyen biri, yıllar sonra aile şirketine güçlü bir katkı isteğiyle dönebilir. Şirkette başlamış bir başka kişi, zaman içinde farklı bir alana yönelmek isteyebilir. İhtiyaçlar ve yetkinlikler değiştikçe aileyle kurulan ilişkinin biçimi de yeniden konuşulabilir.

Bu yüzden dengeyi kalıcı bir uzlaşma cümlesinden çok, sürdürülebilen bir konuşma biçimi olarak düşünmek yararlıdır. Aile, hangi değerleri gelecek kuşağa aktarmak istediğini açıklayabilir. Genç, bu değerleri kendi hayatında nasıl yaşayacağını araştırabilir. Roller ve beklentiler belirli aralıklarla gözden geçirilebilir.

Bir mirasın devamlılığı, sonraki kuşağın önceki kuşağa ne kadar benzediğiyle sınırlı değildir. Yeni koşullarda anlam üretebilmesiyle de ilgilidir. Bunun için iki sorunun aynı masada yer bulması gerekir: “Bizden sana ne kalsın istiyoruz?” ve “Sen bununla nasıl bir hayat kurmak istiyorsun?”

Bu yazı hakkında daha fazla bilgi almak veya kurumunuza özel bir değerlendirme için bizimle iletişime geçin.